R2D3 Dergi

Az uyumak, uyurken öğrenmek ve uykuya dair her şey


Uykuyla ilgili bilimsel araştırmalar bazen kafa karıştırıcı olabiliyor.
Bilim insanları uyku sırasında beynimizde neler olup bitiğini, neden rüya gördüğümüzü ve bu rüyaların ne anlama geldiğini hala tam olarak bilmiyor. Fakat son yıllarda uyku konusunda bazı ilginç gelişmeler oldu.
Uyku hakkındaki bu bilgileri bir makalede toplamak için BBC Future arşivlerini taradık.
Aşina olduğunuz kokular uyku sırasında beyninizde bellek oluşumunu kolaylaştırıp bazı temel öğrenme işlemlerinde performansınızı artırabilir.


Uykuya dalış sırasında kol ve bacaklarda görülen oynama oldukça yaygın ve zararsızdır.

E-kitaplar ve akıllı telefonların yaydığı mavi dalga ışık beyni hala gündüzmüş gibi düşünmeye ittiği için uykusuzluğu tetikleyeceğinden yatmadan önce bu cihazlarla fazla haşır neşir olmamak gerekir.

Vücut saatimiz bize gündüz uykusu için en uygun saatlerin 2 ile 4 arasında olduğunu söylüyor. Fakat yaratıcılığınızı güçlendirmek veya vücudunuzu canlandırmak için farklı saatlerde uyumak gerekir.


DEC2 genindeki bir mutasyon nedeniyle bazı insanlara günde dört saatlik uyku yetiyor.

Uykuya neden ihtiyaç duyduğumuza dair teorilerden birine göre, beynimiz o gün yaşanan olayları uyku sırasında belleğe kaydediyor. Ayrıca hoş olmayan, travmatik olaylara ilişkin anılarla da uyku sırasında baş ediyor olabiliriz.


Askeri araştırmacılar, erken yatarak uykunuzu iyice alırsanız sonraki günlerde uykusuzluktan daha az etkileneceğinizi belirtiyor.

Esnemek uykusuzluğun belirtisi olmayabilir. Bazı araştırmalar vücut ısımız biraz yükseldiğinde esnemeye başladığımızı ve 37 dereceye düşünceye dek esnediğimizi gösteriyor. Ama başka teoriler de var.



Guinness Rekorlar Kitabı, insanların kasıtlı uyanık kalarak kendilerine zarar verebileceği gerekçesiyle birkaç yıl önce uykusuzluğa dayanma denemelerini kayda geçirmeye son verdi.

Bu makalenin İngilizce aslını BBC Future’da okuyabilirsiniz.

Neden uyuruz?


Bazıları sekiz saate ihtiyaç duyarken bazılarına dört saat yetiyor. Ama herkesin nefes almak ve yemek gibi uykuya da ihtiyacı var. Fakat bilim insanları bunun nedenini hâlâ çözebilmiş değil.
Bu konuda ilginç teoriler ve ipuçları var. İpuçlarından en belirgin olanı, yeterince uyuduğumuzda kendimizi iyi, mahrum kaldığımızda ise çok daha kötü hissetmemiz. Birkaç günlük mahrumiyetin ardından uyku ihtiyacı öylesine ağır basar ki hiçbir şey uyanık kalmamızı sağlayamaz. Yapılan deneylerde bu haldeki insanların aşırı yüksek müzikte, ayakta, hatta tekmelenirken bile uyuduğuna tanık olunmuştur. Birkaç günlük uykusuzluk hali insanda kafa karışıklığı, unutkanlık ve halüsinasyona neden olur. (En uzun süreli uyanık kalma rekoru 11 gündür.)
Fakat yorulduğumuz için uyuduğumuzu söylemek acıktığımız için yemek yediğimizi söylemek gibi olur; uyuma nedenimiz budur, ama neden uykuya ihtiyaç duyduğumuz sorusunun yanıtı değildir bu.

Bellek yardımı

Son yıllarda ortaya çıkan bir teoriye göre uyku, yeni bellek oluşumunda ve pekiştirilmesinde önemli rol oynar. Hafıza sistemimiz psikolojik gizemini korurken, birçok araştırma uykunun perde arkasında bakım ve muhafaza işlevi gördüğünü iddia ediyor.
California Üniversitesi’nden Matthew Walker ve ekibi, deneklere bilgisayarda sırasıyla çeşitli şekiller gösteriyor. Deneklerin yarısı bu şekilleri sabah, diğer yarısı ise akşam izleyip ezberlemeye çalışıyor. Daha sonra laboratuvara dönen deneklerin sabahçı olanları tüm gün boyunca uyanık kaldıktan sonra, akşamcı olanlar ise gece uyuduktan sonra hafıza testine tabi tutuluyor. Uyumuş olanların şekillerin sıralamasını çok daha iyi hatırladığı ortaya çıkıyor.
Gün içindeki kısa uykuların da hafızayı güçlendirdiği düşünülüyor.
Bazı araştırmacılar uykunun tazeleme ve yeniden düzenleme yoluyla belleğimize yardımcı olduğunu ifade ediyor. Sıçanlara labirent içinde yol bulma eğitimi verilerken beyinlerinde gerçekleşen aktivite biçiminin gece uyku sırasında da tekrarlandığı görüldü. Buradan, gündüz edinilen tecrübenin uyku sırasında da tekrarlandığı sonucuna varıldı.
Dinlenmek ayrıca kötü deneyimlerin etkisinin azaltılmasına da yardımcı oluyor. Walker’in araştırmasında, kötü ve travmatik olayların yarattığı olumsuzluklarla beynin uyku sırasında baş etmeye çalıştığı da iddia ediliyordu.

Rüya alemi

Burada rüya olgusu da devreye giriyor. Belleğimizin uyku sırasında yaşadığı çılgın maceralar olarak ifade edebileceğimiz rüyaların, belleğin tazeliğini korumak için rastgele harekete geçmesi ve yaşanan olaylar arasında bağlantı kurma çabasının ürünü olduğu sanılıyor. Uyku mahrumiyetinin halüsinasyona yol açmasının nedeni de bu olabilir. Uyku yoluyla belleğimizi yeniden düzenleme fırsatından mahrum bırakıldığımızda rüyalar davetsiz bir şekilde uyanık dünyamıza girerek gerçek olanla olmayanı birbirinden ayırmamızı zorlaştırıyor.
Bütün bunlar aslında bazı verilere dayanan spekülasyonlar. Beynimize çeki düzen vermenin yanı sıra, vücudumuz uykuyu hasarlı hücrelerin onarımı gibi bazı düzenleme ve idare işlerini yapma fırsatı olarak da değerlendiriyor olabilir.
Bazı bilim insanları ise uykunun düzen ve onarım amaçlı olmadığını savunuyor. “Neden uyuyoruz?” sorusu yerine “Neden uyanığız?” sorusunun sorulması gerektiğini belirtiyorlar. Sıcak, güvende ve tok haldeyken, yani temel ihtiyaçlar giderilmişken etrafta dolaşmanın ve uyanık kalmanın enerji israfı olduğunu ifade ediyorlar.
Net olan şey, uykunun akıl ve beden sağlığı için gerekli olması. Herkesin ihtiyacı farklılık gösterse de ortalama 7 saat uyumak gerekiyor. Daha az uyuyanların kalp hastalıkları gibi bazı hastalıklara daha açık hale gelme riskinin yanı sıra yaşam sürelerinin de kısaldığı düşünülüyor.
Yani, bir dahaki sefere uyumak istediğinizde suçluluk duygusuna kapılmak yerine, uykunun size ne kadar iyi geleceğini düşünmek daha doğru olabilir.

İşe geç gitmek işyeri için neden yararlıdır?


Sabah kalkmadan önce çalar saatinizi kapatıp duruyorsanız kendinizi suçlu hissetmenize gerek yok. Kabahat sizde değil, işe başlama saatinizde.
Yapılan araştırmalar, çoğumuz açısından işe başlama saatinin doğal vücut saatimize uymadığını gösteriyor. Uzmanlar, bu konuyu dikkate almaları gerektiği konusunda işverenleri uyarıyor.
ABD’deki Washington Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden Christopher Barnes’ın yayımladığı bir makalede, uykunun aslında birçok şirketin görmezlikten geldiği “stratejik bir kaynak” olduğu belirtiliyor.
İş saatleri insanların doğal uyku düzeni ile uyumlu hale geldiğinde, daha sağlıklı, az stresli ve daha konsantre oldukları için işlerinde de daha verimli ve yaratıcı olduklarına işaret ediyor Barnes.
Aynı şekilde bunun tersi de doğru. Yani, çalışanlar az uyuduklarında büyük hatalar yapmaları ve iş kazalarına yol açmaları ihtimali de artıyor.
Barnes’ın araştırmasında ayrıca, gece geç yatan insanların sabah erken saatlerde daha az etik davranışlar sergileyebildiği, normalde sabahları erken kalkan insanların ise gece geç saatlerde bu şekilde davranabildiğine dikkat çekiliyor.

Vücut saati

Fakat sorun sadece ne kadar uyuduğunuzla ilgili değil. Sabah 8’de ne kadar verimli olduğunuz sirkadiyen ritim ya da günlük ritim olarak adlandırılan şeyle ilgili.



En ilkel bakteriden insana kadar her organizmanın biyolojik olarak belli bir vücut saati vardır. Bu saat kişiden kişiye farklılık gösterir.
Münih’teki Ludwig-Maximilian Üniversitesi Tıp Psikolojisi Enstitüsü’nden kronobiyoloji profesörü Till Roenneberg bunu ayaklara benzetiyor. “Bazıları büyük ayaklı, bazıları küçük ayaklıdır doğuştan; ama çoğu insan ortalarda bir yerdedir” diyor.
Roenneberg’e göre, birçok şirket, iş saatini, çalışanlarının vücut saatine uymayan 8-9 gibi erken saatlerde başlatıyor.
Bu uyumsuzluk, günün her saatinde verimli olma, e-postalara ve telefonlara cevap verme baskısıyla birleştiğinde “sosyal jetlag” denen durum oluşuyor. Yani vücudun her zaman yanlış zaman diliminde olması hali.
Roenneberg, insanların yüzde 70’inin kalkması gereken saatten daha erken kalkmak zorunda olduğunu, yani iyi dinlenmiş ve en verimli halde güne başlamadığını belirtiyor.

Ergenlikte sorun başlıyor

Oxford Üniversitesi Uyku ve Sirkadiyen Nöroloji Enstitüsü’nden Paul Kelley, insanın vücut saati ile günlük uymaları gereken program arasındaki uyumsuzluğun ergenlik döneminde başladığını söylüyor.


Bu dönemde çoğu insanın vücut saati ileri gitmeye başlıyor. Ortaokul, lise dönemindeki gençler, okula erken başlamaları gerektiği için ortalama üç saat daha erken güne başlarlar.
Bunun sonucunda kronik uyku eksikliği ve bundan kaynaklı konsantrasyon azlığı ortaya çıkar. Bu ise uzun dönemde obezite ve diyabet gibi sağlık sorunlarına neden olabilir.
Kamu sağlığı alanındaki düzenlemelerin bir parçası olarak ABD ve İngiltere’de okula başlama saatleri bazı bölgelerde ileri alınıyor.
İnsan yaşlandıkça vücut saati de daha erken saatte kalkmaya yönelir. Fakat Kelley, çoğu insanın hala iş nedeniyle daha erken kalkmak zorunda olduğunu söylüyor.
İdeal işe başlama saatinin sabah 10 olduğuna inanıyor Kelley. 8’de işe başlamanın mantıklı olmadığını söylüyor.
Erken saatlerde güne başlayanların çalışkan, geç başlayanların ise tembel olduğu konusundaki yaygın inanca ilişkin olarak Kelley, “vücut ritmini kontrol eden biyolojidir, alışkanlıklar değil” diyor.
Performans ölçümlerinin ise işe başlama saatine yönelik önyargılarla değil, çalışma süresi içindeki verimliliğe göre yapılması gerektiğine inanıyor.

Uyku teşviki

Roenneberg, Almanya’daki Volkswagen otomobil fabrikası ile TyssenKrup çelik fabrikasında farklı kronotiplerle ilgili (kişinin erkenci mi yoksa geç mi güne başladığını ifade eden kavram) bir araştırma yaptı.


Çalışanların işe başlama saatini vücut saatlerine göre ayarladı. Sabah erken kalkanları sabah vardiyasında, gece geç yatıp sabah geç kalkanları öğlen ve akşam vardiyasında çalıştırdı.
Her iki durumda da iş saatlerini kendi biyolojik vücut saatlerine uyarlayan işçilerin çok daha üretken, sağlıklı ve hem işte hem de kendi zamanlarında daha az yorgun düştükleri görüldü.
Oregon Enstitüsü Meslek Sağlığı Bilimleri’nden Ryan Olson ofis çalışanlarında da aynı bulgulara rastladı. Olson, günümüz teknolojisinde katı zaman düzenlemesine gerek olmadığını belirtiyor.
Olson, uluslararası bir enformasyon teknoloji firmasında çalışan Amerikalı işçiler üzerinde bir yıl süren bir araştırma yaptı. Araştırma öncesinde çalışanların sabah 8 ya da 9’da işe başlaması, aynı zamanda diğer ülkelerdeki iş arkadaşlarından gece yarısı gelen telefonlara da cevap vermeleri gerekiyordu. Sabah erken işe başlayanların daha çalışkan olduğu konusundaki önyargıyı gidermek için Olson verimlilik ölçümünün saate değil, alınan sonuçlara göre yapılmasını sağladı.
Çalışanların iş ve ev yaşamını daha iyi dengelemelerini sağlama amacı taşıyan araştırmada, haftada bir saat daha fazla uyuma olanağı da tanındı. Olson bu ekstra bir saatlik uykunun faydasının bütün yıl boyunca görüldüğünü vurguladı.
Olson, “Zayıfların uykuya ihtiyacı olduğuna dair eski bir inanç var. Ama artık az uykunun kimseye bir yararı olmadığı konusundaki inanç yaygınlaşıyor. Artık şirketler uyku konusunda daha fazla bilgi almak istiyor” diyor.

Taş Devri diyeti daha mı sağlıklı?


İşlenmiş gıdaların sağlıksız olduğunu biliyoruz; ama bu nedenle tarih öncesi bir diyete geri dönmeye çalışmak mantıklı mı?
Taş Devri insanları ne pizza yiyordu ne de kek. Eti için hayvan avlıyor, balık tutuyor, ormandan fındık-fıstık ve yemiş topluyordu. Bazıları, 2,5 milyon ile 10 bin yıl öncesinde yaşayan bu insanların uyguladığı diyetin insana en uygun diyet olduğu görüşünde.
“Taş Devri diyeti”ni destekleyenlerin argümanı şu: İnsan vücudu Taş Devri’nde yaşama adapte oldu; o günden bu yana genetik yapımızda pek bir değişiklik olmadığı için bu dönem insanlarının tarım öncesi uyguladıkları diyet biyolojik olarak insana daha uygundur. Bu diyeti savunanlar, insanların bugün her türlü süt ürünlerinden, makarna, ekmek, pirinç gibi tahıl ürünlerinden, hatta baklagillerden uzak durması gerektiğine inanıyor. Kalp hastalıkları, diyabet, kanser gibi modern hastalıkları insanın Taş Devri’ndeki anatomik yapısına uygun olmayan bir beslenme tarzına sahip olmasına bağlıyorlar.
Peki, mağarada yaşayan insanların diyetinin bizim için daha iyi olacağına dair bilimsel bir veri var mı? Burada iki sorunun yanıtını aramak gerekiyor: Birincisi, modern insan Taş Devri insanı ile biyolojik olarak aynı mıdır? İkincisi, o devrin beslenme tarzı bizim için daha mı faydalı olacaktır?


Taş Devri diyetini savunanlar, o diyetin insanın sindirim sistemine daha uygun olduğu görüşünde. Tarım ve hayvancılığın ortaya çıkmasıyla beslenmemize giren süt ve tahıl ürünlerinin insanın evrimine ve vücut yapısına aykırı olduğunu ileri sürüyorlar. 2012’de Polonya’da yapılan bir araştırma, Batı ülkelerindeki nüfusun günlük enerji kaynağının yüzde 70’ini oluşturan süt ve tahıl ürünleri, şeker ve işlenmiş yağın Taş Devri insanının yemekleri arasında yer almadığını belirtiyordu.

Genetik değişim

ABD’deki Minnesota Üniversitesi’nde evrimsel biyoloji uzmanı Marlene Zuk ise bu görüşe katılmıyor. Zuk, farklı genlerin farklı oranlarda değişim gösterdiğini, bu nedenle Taş Devri insanı ile genetik olarak tıpa tıp aynı olmamızın beklenemeyeceğini vurguluyor. İnsan sürekli evrim halindedir. “O dönem sahip olduğumuz bazı genler de yaşamın sadece suda var olduğu dönemdeki genlerle aynı diye suda beslenmemiz gerektiğini mi söylemeli?” diye soruyor Zak.
İnsanın tarihi bakımından son dönemler olarak adlandırabileceğimiz bir genetik değişim 7 bin yıl öncesine denk düşen laktoz direnci ile ilgili. İnsan yavrusu sütle besleniyor, ama anne sütü kesildiğinde başka bir süt verilmesi durumunda mide ağrısı ve ishal gibi rahatsızlıklar baş gösteriyordu. İnsanlar inekleri sütü için değil, eti ve derisi için beslemeye başlamıştı. Ama inek sütünü içip de sindirebilen insanlar evrimsel bir avantaj kazanmış oldular; sadece fazladan bir besin kaynağına kavuşmakla kalmayıp, temiz içeceğe de kavuşmuş oldular. Böylece hayatta kalma şansları daha da arttı ve sütü sindirmelerini sağlayan genlerini çocuklarına da aktarma olanağına sahip oldular. Böylece zamanla sütle beslenebilen insan sayısı farklı yerlerde farklı sayılarda artmış oldu.


Genetik olarak Taş Devri insanı ile yüzde yüz örtüşmesek de bu dönemin beslenme tarzı yine de bizim için daha iyi olabilir mi? Çoğunluğu işlenmiş gıdalardan oluşan bir diyet karşısında Taş Devri diyeti elbette üstün gelecektir; ama sağlıklı bir beslenme tarzı ile kıyaslandığında aynı sonuca varabilir miyiz?
Bu konuda yapılan araştırmalar şunu göstermiş: Taş Devri diyeti ile daha hızlı kilo kaybedebiliriz; ama yapılan deneylerin çoğu kısa dönemli ve insanları böyle bir diyet yapmaya ikna etme konusundaki sıkıntılar nedeniyle az sayıda insanla yapılmış.

Mağara diyeti mi, Kuzey diyeti mi?

Bu yıl yeni bir araştırma ile konu tekrar gündeme geldi. Araştırma, Taş Devri’ndeki beslenme tarzının insan için daha iyi olduğunu gösteren verilere ulaşıldığını iddia ediyordu. Yapılan kontrollü deneyin süresi iki yılı kapsıyordu; yani diğer deneylere kıyasla daha uzundu. Ortalama 60 olan denek sayısı da diğerlerine göre daha fazlaydı. İki yıl boyunca deneklerin bir kısmına Taş Devri diyeti, diğerlerine ise yağ oranı düşük olan Kuzey diyeti uygulanmıştı. Kuzey diyeti hiçbir yiyeceği dışlamıyor, fakat az yağlı süt ürünlerine ve lifli tahıl ürünlerine dayanıyordu. Deneklerin alması gereken ideal miktarda protein, yağ ve karbonhidrat hedefleri belirlenmişti.


Deney sonucunda şu görüldü: Her iki gruptaki denekler de kilo kaybetmişti; ama altı ayın sonunda Taş Devri diyetini uygulayan kadınlar Kuzey diyetini uygulayanlara oranla daha fazla kilo kaybetmiş, belleri daha fazla incelmişti. Fakat iki yılın sonunda her iki gruptaki denekler arasında kilo bakımından fark kalmamıştı. Tek fark zararlı olarak değerlendirilen kan yağlarının, trigliseridlerin oranıydı. Ancak Kuzey diyeti uygulayanlarda da bu oran güvenlik sınırları içinde, normal seviyedeydi. Her iki gruptaki denekler de diyete uymanın zorluklarından ve besin gruplarını hedef olarak gösterilen ideal miktarda tüketememekten yakındılar. 2011’de yapılan başka bir deneyde denekler Taş Devri diyetinde yeterli miktarda kalsiyum, demir ve lif almanın zorluğunu dile getirmişti.
Yani kısacası, mağara devri insanları gibi beslenmenin daha iyi olduğunu gösteren bilimsel bir veri yok. Beyaz ekmek, şekerli kahvaltılık tahıllar gibi aşırı miktarda işlenmiş gıdalara dayalı bir beslenme elbette sağlıklı değil. Ama bu her türlü süt ve tahıl ürünlerinden kaçınmak anlamına gelmemeli, eğer bunlara karşı herhangi bir alerjiniz yoksa.
Kilo vermek açısından ise söylenebilecekler zaten bildiğimiz şeyler: Az yiyip, çok hareket etmek. Yani hâlâ sihirli bir değnek yok!

Uçakta yemeklerin tadı neden farklı gelir?


Uçağa bindiğimizde normal tat alma duyumuzu biniş kapısında bırakırız.
Verilen yemeklerin tatsız tuzsuz gelmesi bundandır. On bin metre yükseklikte tat ve koku alma duyumuz değişir. Yemeklerin lezzetini hissetmek içinse bu iki duyunun doğru işliyor olması gerekir. Uçak kabinindeki basınç nedeniyle tatlı ve tuzlu tatları algımız da azalır.
Uzmanlar bunun nedenini nem oranının azlığına, hava basıncının düşük olmasına ve gürültüye bağlıyor.

Hava kuruluğu ve düşük basınç

Uçağa adım attığınızda ilk koku alma duyunuz etkilenir. Uçak yükseldikçe hava basıncı ile birlikte kabindeki nem oranı da düşer. On bin metrede bu oran yüzde 12’ye iner, ki bu çöl havasından daha kuru demektir.

İşte bu kuruluk ve düşük basınç nedeniyle tatlı ve tuzlu tatlara karşı duyarlılığımız yüzde 30 azalır.


Fakat sorun sadece tat alma duyumuzda değildir. Tat olarak düşündüğümüz şeyin yüzde 80’i koku alma duyusuyla bağlantılıdır. Koku alabilmek içinse burun içi sıvısının buharlaşıyor olması gerekir. Havanın kuru olduğu bir ortamda koku alma duyargalarımız olması gerektiği gibi çalışmaz, yediklerimizin tadını alamayız. Bu nedenle havayolu şirketleri uçakta verilen yemeklere ekstra tuz ve baharat katar.
Psikologlar uçak motorlarından kaynaklanan gürültünün kulakları etkilediği gibi tat alma duyusunu da etkilediğine inanıyor. Yapılan araştırmalar, gürültülü ortamlarda yemek yiyenlerin sessiz ortamda yiyenlerden daha fazla tuza ihtiyaç duyduğunu, ayrıca şaşırtıcı olsa da gürültüde yemeğin çıkardığı sesin daha fazla algılandığını ortaya koydu.

Kitlesel üretim

Uçakta yenmek üzere hazırlanan yemeklerde dikkate alınması gereken tek şey kabin içi ortam değildir. Bu yemekler önceden yerde ve kitlesel halde üretilir. Sıcak halde paketlenir, hızlı soğutmaya tabi tutulur, buzdolabında saklanır ve sonra tekrar ısıtılır. Bütün bu işlemler deniz seviyesinde bile yapılsa yemeğin tadının değişmesine neden olur.


Uluslararası Uçuş Hizmetleri Birliği, uçaktaki yemeklerin tadını daha lezzetli kılmak için yemekleri kapalı plastik poşetler içinde uzun süre düşük ısıda pişirmenin denendiğini belirtiyor. Bu yemekler kabin simülasyonlu ortamlarda tadılarak doğru lezzette olup olmadığına karar veriliyor.

Sınıf farkı

Uçak yolcuları için yemek yapan Sky Chefs adlı şirketin yöneticisi David Marguiles, yerde yenmek üzere yapılan yemekler için kullanılan yemek tariflerinin aynı şekilde uçak yemekleri için kullanılamayacağını belirtiyor. “Fakat bu o yemeklerin de aynı lezzette olamayacağı anlamına gelmez. Tarifler gerektiği şekilde uyarlanıyor,” diyor.
Ancak bunun daha çok birinci sınıf yolcu biletleri için geçerli olduğunu belirtmek gerek. Şirket bunun için özel aşçılar tutuyor ve en modern mutfakları kullanıyor.

Burun spreyleri



Uçuş halindeyken tüm tatlar aynı şekilde etkilenmez. Örneğin uçaktaki gürültülü ortam, beşinci tat olarak bilinen ve yosun, mantar, domates ve soya sosu gibi tatları veren umami tadını daha belirgin kılar. Uçakta yolcuların yerdekinden çok daha fazla domates suyu siparişi vermesi bundandır. Bazı hava yolları bu nedenle yemeklerde daha fazla domates, ıspanak ve kabuklu deniz ürünleri kullanmayı tercih ediyor.
British Airways (BA) ise daha radikal bir yaklaşım denedi: Yemekten önce yolculara burun spreyi dağıtıp sinüslerini açmalarını ve daha iyi tat almalarını sağlamak. Ancak bu deneme tutmadı. Bunun üzerine umami tatların daha yaygın kullanılmasına başvuruldu.
BA ayrıca birinci sınıf yolculara, uçaktaki gürültüyü duyurmayacak kulaklıkla yemeğe uygun müzik yayını başlattı.

Şarap tadı

Bazı hava yolları ise yemeklerde plastik çatal, kaşık, bardak kullanılmasının yemeklerin tadını olumsuz etkilediği düşüncesiyle daha kaliteli malzeme kullanmaya başladı.


Havada tadı etkilenen sadece yemekler değil; şarapların da tadı değişiyor. Uzmanlar, yerde meyve tadı ağır basan şarapların havada daha tanenli ve asitli hale geldiğini söylüyor. Bu nedenle uçakta verilecek şarapların bu tatları daha az içermesine dikkat ediliyor.
Kuru hava damak tadını etkilediğinden, şarap içmeye niyetiniz varsa uçuş sonuna doğru değil de başlangıcında içmeniz tavsiye ediliyor.

Çok Okunanlar

Unordered List

Günün Müziği

r2d3 Dergi. Blogger tarafından desteklenmektedir.